İnançta Israr: Ya da Yanlışlığı İspatlanmış İnançlara Tutunma 

Geçen 2016 ABD seçimlerindeki pek çok şey gibi beni sosyal psikoloji alanında düşünmeye iten şeyler var. Seçimlerden sadece 11 gün önce FBI Hillary Clinton’un elektronik postalarıyla ilgili dosyalı yeniden açtıklarını belirten bir duyuru yayınladı. Anlaşılan “yeni bazı delliler vardı ve bunlar bir kamu oyu açıklaması yapmak için yeterliydi.
Şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu insanlar için büyük bir eğlenceye dönüştü. Yepyeni şüpheleri ateşledi, Clinton karşıtlarını yeniden örgütledi ve bu elektronik postaların sonunda tabutuna son çiviyi çakacak kadar kötü deliller içerdiği inancına dayanan bir ateşi körükledi. Ancak hafta sonu daha bitmeden, her şey FBI Başkanı James Comey’in bir açıklaması ile doruğa ulaştı: “İncelemelerimiz sonucunda şunu söyleyebiliriz ki, Temmuz ayında vardığımız sonuçlarda bir değişiklik yapmıyoruz.” Seçimlerden sadece iki gün önce, bütün o gürültü ve patırtı, pek çok insanın şüphelerine rağmen basit bir yalanlama ile son buldu.
Bu yaşanan olay beni düşündürdü. Acaba bu yeni hikaye insanların inançlarını ters çevirmeye ne kadar katkı yaptı? Acaba FBI’ın nihai yargısı bir önce ortaya döktükleri şüphelerin ateşini söndürmeye yetti mi? (Tercüme Edenin Notu: Bu yazı seçimlerin olduğu gün yayınlanmıştı.)
Sonuç olarak psikoloji araştırmaları bize gösteriyor ki  her ne kadar inançlarının temellerinin yanlışlığı ispatlansa da insanlar inançlarına tutunma konusunda bayağı ısrarcılar.

İnancı Korumak

Sosyal psikologlar, sonradan ortaya çıkan bariz deliller yanlış olduklarını ispatlasalar da insanların ilk inançlarına sıkı sıkıya bağlı kalmalarını “inançta ısrar” kavramı ile tanımlıyorlar. Bir başka ifade ile, aksine çok açık deliller olsa da inançlar yıkılmıyor. İnanç ısrarı, özellikle inancı oluşturan temelleri doğrudan yanlışlayan yeni bilgiler ortaya çıktığında gösterilen bir tepki olarak ortaya çıkıyor.
Bunun bir örneği, Liberalist aday Gary Johnson’ın bu yakınlarda içeriden bilgi sızdırmakla suçlandığı ve bu sebeple güvenilmez olduğuna ilişkin gazete haberi olarak gösterilebilir. Bu haberle beraber bir inanç doğmuş oldu. Ama sadece iki gün sonra, gazete haberi üretirken yararlandıkları kaynağın yanlış olduğunu ve iddiayı en başından itibaren meşru kılabilecek hiç bir bilgi olmadığını  bildirdi.
Her akılcı insan bu durumda ilk haberde duyurulan hikayenin gerçeklikle hiç bir alakası olmadığını anlar ve ilk haberden sonra Johnson hakkında oluşturduğu inancı yanlışlar ve siler. Ama öyle olmuyor. Her ne kadar inancın temelini oluşturan bilgi (bu durumda gazete haberi) kesin ve tamamen yanlışlanmış olsa da, insanlar genellikle bu tecrübeden ilk inandıkları inancın en azından bir kısmının doğru olduğuna inandıkları bir tecrübe ile ayrılıyorlar.

İnançta Israrının Delilleri

İnançta ısrarı ölçmeye çalışan şu araştırmayı ele alalım. Araştırmada insanlara oldukça korkunç 25 farklı intihar notunu GERÇEK veya KURGU olarak tasnif etmeleri istenmiş. Bunu yaparken kendilerine önceden hazırlanmış geri bildirimler verilmiş. İntihar notlarını hangi kategoriye soktuklarına bakılmaksızın, notları ya genellikle doğru olarak, ya da genellikle yanlış olarak sınıflandırdıkları kendilerine söylenmiş. Böylece insanların intihar notlarını doğru bir şekilde tasnif edebilme becerisine sahip olduklarına ilişkin bir inanç oluşturmaları sağlanmış.
Çalışmanın sonunda  araştırmacılar katılımcılara  tahminlerinin doğruluğu hakkında kendilerine verdikleri geri bildirimin önceden planlanmış ve çalışmış olduğunu ve bu geri bildirimlerin notların tasnifi ile ilgili kendilerinin gerçek performansları ile hiç bir şekilde ilgili olmadığını dikkatli ve özenli bir şekilde anlatmışlar. Buna rağmen notları ayrıştırmayı iyi yaptıkları konusunda kendilerine görüş bildirilen katılımcılar sahte ve gerçek notları ayırma konusunda bir beceri sahibi olduklarına inanmaya devam etmişler. Bu konudaki inançları kendilerine iyi tasnif yapamadıkları söylenen kişilere göre daha kalıcı olmuş.
Bu durum mahkemelerde de söz konusu olabilir. Örneğin bir davada hakkında dava açılan kişinin suçlu olduğuna ilişkin kuvvetli bir önerme sunan bir tanık ifadesi sunduğunu ancak daha sonra bu tanık ifadesinin tamamen düzmece olduğunun ortaya çıktığını düşünün. İnanç ısrarına göre, bu ifadenen kesin bir şekilde yalanlanmış olması jüri üyelerinin kişi hakkında verecekleri suçlu veya suçsuz kararını değiştirmeyecektir. Bazı araştırmalar dava simülasyonları sırasında yaptıkları deneylerle bunun böyle olabileceğini ispatladılar. Hakimin sunulan bir delilin geçersiz olduğu ve dikkate alınmaması gerektiği yönündeki kararına rağmen jüri üyelerinin delili tamamen göz ardı etmeyi başaramadıkları ve bu durumun son kararlarını etkileyebildiğini gösteren araştırmalar da var.

Bir İnancı Sarsmak Neden Bu Kadar Zor: Açıklamanın Gücü

İnançta ısrar, açıklamanın gücüne yaslanan bir fenomen. Çoğu zaman bir şeyin doğru olduğu hakkında ikna edici açıklamalar üreterek inançlar oluştururuz. Bu sebeple eğer bana gerçek intihar notlarını ayırt etme konusunda iyi olduğumu söyleseydiniz, bunu yüzeysel bir değerlendirme olarak kabul etme ihtimalim az olurdu. Bunun yerine, bunu ne kadar başarılı yapabildiğim konusunda kendimi ikna edecek ikna edici bir anlatım üretirdim (“Detayları iyi ayırt edebiliyorum”, “Yazılı iletişimi anlama işinde iyiyim”, “ Buna benzer konularda daha önce de başarılı olmuştum” vs.)
Bu aşamada, bana ilk verilen bilginin yanlış ve hatta sahte olduğunu söylediğinizde, aslında sadece benim ürettiğim açıklamaya ilham veren olayı yalanlamış oluyorsunuz. Benim bu işte neden iyi olduğuma dair kendi kendime ürettiğim gerekçeleri yalanlamış olmuyorsunuz.
Bir başka araştırmada insanlardan bir dizi bilgiyi okumaları istendi ve katılımcılara verilen bilginin kişilerin belirli kişisel özellikleri ile davranışları arasında bir bağlantı kurmaya yardımcı olup olmayacağını belirlemeleri işi verildi. Ama bilgi ve içerik öyle ayarlanmıştı ki sonunda katılımcılar risk-üstlenme davranışı ile başarılı bir itfaiyeci olma arasında bir ilişki olduğuna inanmalarını sağlayacaktı.
Katılımcıların tamamı risk-üstlenme davranışı ile başarılı bir itfaiyeci olma arasında doğrudan ilişki olduğunu anladıktan sonra, araştırmacılar katılımcılardan bazılarına kötü haberi verdiler: okudukları bilgilerin tamamı uydurmaydı. Buna rağmen katılımcılar bilginin doğru olduğuna inanmaya devam ettiler. İnançta ısrar yüzünden sizin de tahmin edeceğiniz üzere, katılımcılar kendilerine verilen bilginin sahte olduğunu öğrendikten sonra bile risk üstlenme ve başarılı itfaiyecilik arasında doğrudan bir ilişki olduğuna ilişkin inançlarına tutunmaya devam ettiler.
Buradaki en önemli nokta ise şu ki, araştırmacılar katılımcılara oluşturdukları bu inanca ilişkin mantıklarını yazmalarını istediler. İnsanların ilk anda detaylı açıklamalar üretmeleri durumunda, ilk inançlarına daha sıkı bağlanıyor olduklarını fark ettiler. Başka araştırmalarında gösterdiği üzere, deneylere katılanlara zihinlerinde oluşturdukları mantıksal kurguyu açıklamaları istendiğinde, bu açıklamayı yapması gerekmeyenelere göre çok daha fazla inançlarında ısrarcı oldukları gözlemleniyor.

Peki bu makaleyi Yanlışlayabilir miyim?

Anlaşılan bu sürekli oluyor. Bir şeyelere inanma noktasına geliriz ve sonra bir anda tam aksini söyleyen delillerle karşılaşırız. Kaynak güvenilir değildir, yeni deliller ortaya çıkmıştır, veri seti uydurmadır …. Bu olduğunda, akılcı olan şeyi yapabilir ve ilk oluşturduğumuz inancı “geri alabiliriz” zira aslında zaten bu inanç bizde başından beri hiç olmamalıdır. Ya da şöyle diyebiliriz “Dinle, olgular artık orada olmayabilir ama sonuçta bir şekilde zaten kendimizi ikna etmiştik”
Bu durum Hillary Clinton’ın elektronik postaları için FBI tarafından aleyhinde bir hafta arayla oluşturulan aç ve kapa düzeceği için de söylenebilir. FBI’ın son kararı Clinton’a karşı siyasi mücadele veren  ve FBI’ın hareketini bir zafer olarak gören  rakiplerinin şüphelerini gidermeye yeter mi? Muhtemelen hayır. Mutlaka bu olay, Clinton hakkında zihninde şüpheler taşıyan insanlara onun neden güvenilmez birisi olduğu konusunda ikna edici delliler üretmelerine yardım etmiştir. Elektronik posta tartışmasının büyük oranda gerçek dışı olması insanların kendi kendilerini ikna edişine bir ışık tutabilir mi?
Sanmıyorum.

Yazan : Andy Luttrell

Tercüme : Melih R. Çalıkoğlu

Yayın Tarihi : 8 Kasım 2016

Kaynak : SocialPsychonline


 

Tek adam sistemi dertlerimize gerçekten derman olur mu?

Facebook -sağ olsun!- bundan Tam iki yıl önce, Türkiye referandumla rejim değiştirmeden hemen önce yayınladığım bir tweet serisini bana tekrar hatırlattı. Toplumsallık ve tarihsellik açılarından “tek adam rejimi”nin neden işe yaramayacağını anlatmaya çalışmışım.

O dönem de yeni bir icatmış gibi sunulan bu çok “parlak” fikrin neden yanlış olduğunu anlatmaya çalışan çok oldu. Türkiye toplumunun az bir farkla da olsa bu eklektik ve çağ dışı sistemi kabul etmesiyle sonuçlanan süreçten görebildiğimiz gibi bu konuda başarılı olamamışız.

Ama şimdi aradan daha iki yıl bile geçmeden büyük bir kargaşaya dönüşen, toplumu ve devleti içinden kemirir hale gelen, ekonomi, özgürlükler, insan hakları, gelir dağılımı gibi aklınıza gelebilecek her alanda batağa saplanmış olan bu rejim hakkında o zaman sıraladığım değerlendirmelerin hala arkasındayım.

Bunu önemli buluyorum zira bu tür akıl dışı ve sonradan türemiş rejimler, onu kuranların zannettiğinin aksine bir ara rejimden ibarettir. Dolayısıyla ardından gelecek olan her reform ve düzeltme de bu hususlara da dikkat etmeye devam etmemiz gerekecek.

——–

1. İnsanlık tarihi geri toplumlardan ileri toplumlara doğru bir akışın gerçekleştiği bir “ilerleme (gelişme, terakki) tarihi değildir

2. İnsanlığın asıl tarihsel akışı görece basit iletişim ve etkileşimden, giderek artan karmaşıklığa doğru akan bir “yoğunlaşma” tarihidir

3. Bu açıdan bakıldığında 30 bin yıl önce yaşayan veya bugün ilkel yaşam süren toplumlar “geri” toplumlar değil “basit” toplumlardır

4. Aynı şekilde bu tür toplumlarda yaşayan insanlar da zeka ve kapasite olarak bizden geri değildir. Sadece daha basit bir yaşamları vardır.

5. Bu karmaşıklaşmanın sonucu olarak toplumlar bir noktada bu süreci yürütemez hale gelirler ve krize girerler

6. Karmaşıklaşmayı mümkün ve sürdürülebilir kılan ise bireyler değil toplumsal kurumlar ve mekanizmalardır (hukuk, siyaset, aile vb.).

7. Giderek karmaşıklaşan süreci daha iyi yöneten ve giderek daha fazla karmaşıklaşmayı başarabilen toplumlarla rekabet etmek isteyenlerin gözden kaçırdığı önemli bir nokta var.

8. Kendi tanımları ile daha “gelişmiş” veya benim tanımımla daha karmaşık olmak isteyen toplumların bilmesi gereken bir şey.

9. Basitçe bir tek liderin her toplumsal sorunu çözmesinin beklendiği 100 bin yıllık kabile veya aşiret sisteminin bu sonucu sağlamasının mümkün olmamasıdır. Tek adam rejimi bugünün dünyasında arzulananı vermeyecektir.

10. Bunun aksini söylemek Çivi gib basit bir alet kullanarak karmaşık matematik problemleri çözmeye çalışmaya benzer.

11. Öte yandan tabi ki bir toplum daha “gelişmiş” olmayı istemeyebilir. Bu bir tercihtir.

12. Ancak tercih buysa karmaşıklığı eksik toplumsallıkla yönetmek isteyenler bu süreçte kendi iç bütünlüklerini ve iç tutarlılıklarını korumayı beklememelidir.

13. Katılımcı, eşitlikçi, ortak akla datalı parlementer demokrasi bizi bu karmaşıklığı yönetmeyi mümkün kılan araçlardır.

14. Yeni ve güçlü bir Türkiye ve 21. yy.da varlığını devam ettirmek isteyen herkes işte bu sebeple, olayın karmaşıklığını taşıyamayacak bu anayasa değişiklik teklifine “HAYIR” demelidir.

15. Daha basit bir ifade ile kanat bile taksanız inekten kuş olmayacaktır.

16. Önce kuşun ne olduğunu ve havada nasıl süzüldüğünü anlamak gerekiyor

——-

Melih Rüştü Çalıkoğlu

İlk yayın tarihi : 17 Mart 2017

Bir kimlik siyaseti olarak İSLAMCILIĞIN sonu!

Melih R. Çalıkoğlu, 10 Mart 2019

 

SignNoDemocracyJustIslam
“DEMOKRASİYE HAYIR. BİZ SADECE İSLAM İSTİYORUZ” / Mısır Tahrir Meydanında İslamcı Gösteri, 2011, Kaynak:www.limitstogrowth.org

İnsan ve onun ürettiği her şey zaman ve mekanla bağlantılı ve bu iki çerçeveden kurtulması mümkün değil. Bahsettiğiniz üzere Batı’nın medeniyet kuran çok kapsamlı ve tüm dünya geneline etki eden ve bütün toplumları dönüşüme zorlayan sosyal, kültürel, ekonomik ve felsefi hegomonik kudretine bir tepkiden başka bir şey değildi. Yani İslamcılık bu hegomonik yapıyla kurulan etkileşimli ilişkiye karşı üretilen uyum sağla davranışı ( Batılılaşma) gibi bu değişime diren (Doğulu kal) davranışı ve özü itibariyle bir REAKSİYON’dan ibaretti.

Bu sosyolojik bağlamın bir başka boyutu 18 ve 19. yüzyıllarda temelleri atılan ve 20. yüzyılda yaşadığımız ve orada kalan İDEOLOJİLER çağında, “Batılılaşma” diyerek şeytanlatırılan bu mecburi dönüşümün iki yansıması olan “liberalizm” ve “komünizm” diyerek özetleyebileceğimiz iki zıt ideolojik temele bir alternatif olarak düşünüldü. Aslında bu karşı duruşun temelleri Batı’nın bir kaç yüz yıl geride bıraktığı İslam-Hristiyanlık çatışmasının bir izdüşümü olarak antik bir tartışmanın çocuğu olarak da doğdu.
Bu yapısı itibariyle İSLAMCILIK teorik zeminini Kur’an’a dayama iddiaları bulunsa bile İDEOLOJİLER çağının çocuğu olarak yine Batı felsefesinin ürettiği iki ideolojinin araçları ve kavramsallığını tekrar etmekten öteye gidemediler. Zaten gidemezdiler zira İslam Dünyası siyasal olanı tartışmayı 500 – 600 yıl önce bırakmıştı. Bu sebeple İSLAMCILIK olabileceği tek şeye yani bir KİMLİĞİN ve AİDİYETİN yansıması olamamaktan öteye geçemedi, geçemezdi de.
Bu KİMLİĞE sıkışma önemli zira BATI’da KİMLİK siyasetinin yansıması olan aşırı milliyetçi ve ulusçuluğun azmış hali olan FAŞİST ideolojinin çöküşü de buna benzer bir kaçınılmazlığa bağlıydı. Nitekim FAŞİZM Batı’da bir ideoloji olarak çok kısa süren parlamasının ardından, tamamen yok olmaya mahkumdu ve öyle de oldu. Bugün Batı ülkelerinde yükselen milliyetçiliğin, yabancı düşmanlığı vesaire birer ideolojik akım olmadıklarını, POPÜLİST siyasetin en kolay form bulabildiği alanda meydana oluşan bir sosyal yapılanma olduğunu belirtmek lazım.

Oysa gerek liberalizm ve gerekse komünizm kimlik ötesi, birisi temelini sermayenin birikimi ve tüketime, diğeri ise emeğe ve sınıf çatışması gibi yaşamdan alan ideolojilerdi. Yani bir KİMLİK tanımından başka bir şey olmayan İSLAMCILIĞIN olup gidebileceği en öte yer bir İSLAM DEVLETİ kurmaktı ve tüm çabalar da oraya “DAVA” tanımlaması ile oturdu. Artık ölmüş bir medeniyetin kendini karşı olduğunu iddia ettiği medeniyetin çerçevesi ile tanımlaması çabasının başarısız ve acınası sonucu.

Bunun DİN açısından en acı sonucu ise insanın iyiliği ve ruhsal kurtuluşu için en önemli donatımı olan inanç dünyasının uyduruk “DAVA”lara sıkıştırılıp, koskoca dinin bir İDEOLOJİYE dönüştürülmesi oldu.

Ya köleliğe alıştıysanız!

siyasetdüşünüyoruz_resim_iskit_altını
Ukrayna’da yapılan kazılarda ortaya çıkan saf altından bir İskit tarağı

M.ö. 5. yüzyılda yaşamış olan tarih biliminin kurucusu Bodrumlu Herodot köleliğe, başkaldırıya ve kölelik ruhuna ilişkin ilginç bir hikaye anlatır. Hikaye halen hayatta olan 1940 doğumlu Fransız düşünürü Jasques Ranciere tarafından bir kitabından alıntılanmıştır. Politikanın aslında fakirler ve zenginlenden oluşan iki toplumsal sınıf arasında, fakirlerin kalabalık bir topluluk olarak toplumun tamamını temsil edermiş gibi sayılmaları ve gerçekten bir şey olan tek gurup olan zenginler tarafından düzenin devamı için nasıl yönetildiklerini anlatmak için bir örnek olarak kullanır bu hikayeyi. 

Herodot bu hikayesinde -hikaye dediğimize bakmayın, muhtemelen yaşanmış bir olaydır- İskit kölelerinin isyanını anlatır.


Herodot’un anlattığına göre İskitler (M.Ö. 9 ve 2. yüzyıllar arasında Doğu Avrupa steplerinde yaşamış göçebe bir halk), kölelerinin ve köle durumuna düşen kişilerin gözlerini kör ederlermiş. Böylece birer köle olarak kendilerine verilen en önemli görev olan süt sağma işinden başka bir işle uğraşmalarına engel olurlarmış. Her köle kör edilirmiş ve her kölenin doğan her çocuğu kör edilirmiş.

Hayatın bu olağan akışı İskitlerin yine büyük bir sefere çıkmaya karar verdikleri zaman bozulmuş. Kuzeybatı İran’daki Medlerin ülkesini ele geçirmek isteyen İskit savaşçıları Asya’nın derinliklerinde gözden kaybolmuşlar. Bu o kadar uzun bir sefer olmuş ki birkaç nesil boyunca geri dönememişler.

Aynı anda ana kamplarında da zaman hızla akıp gitmiş. Onların yokluğunda doğan köle çocukları kör edecek kimse olmadığından gözleri gören yeni bir köle nesli yetişmiş.

Etraflarındaki dünyayı görüp anlayan bu köle gençler birer köle olarak kalmalarını gerektirecek bir neden göremediklerini düşünmüşler. Zira tıpkı uzaklara giden efendileri gibi doğuyor ve büyüyorlarmış. Geride kalan kadınlar da sürekli bu doğal benzerliği onaylamayı kendilerine bir vazife edinmişçesine sürekli tekrarladıklarından, genç köleler, aksi ispatlanana kadar sefere giden savaşçılarla eşit olduklarına karar vermişler.

Sonuç olarak bulundukları bölgenin etrafını derin bir çukurla çevirmişler ve silahlanmışlar. Böylece fatihler geri döndüğünde topraklarını savunabileceklerini düşünmüşler.

Bir gün gerçekten de İskit savaşçıları mızrakları ve yayları ile geri dönmüşler. Kölelerin yaptığını görünce bu basit inek çobanlarının isyanını kolayca savuşturabileceklerini düşünmüşler ve saldırıya geçmişler. Ama saldırıları başarısız olmuş. Aralarından zekasıyla öne çıkan savaşçılardan birisi durumu ölçmüş tartmış ve silah arkadaşlarına seslenmiş:

“ Benim tavsiyemi dinleyin – mızraklarınızı ve yaylarınız bir kenara bırakın ve gidip atlarınızı sürmekte kullandığınız kamçılarınızı getirin. O kamçılarla cesurca üstlerine gidelim. Zira elimizde silahlarımızla bizleri gördüklerinde, kendilerini doğuştan ve cesaret bakımından bizim eşitimiz olarak görüyorlar. Ama bırakın bizleri sadece kırbaçlarımızla görsünler başkaca hiç bir silah olmadan. İşte o zaman bizim kölelerimiz olduklarını hissedecekler ve önümüzden kaçacaklardır.”

Savaşçının dediği gibi yaparlar ve bu büyük gösteriyi büyük bir başarı ile sergilerler. Gerçekten de köleler hiç bir direnme göstermeden dizlerinin üzerine çöküp teslim olurlar.

Ranciere’e göre bu hikaye bize köle isyanlarının nasıl “fakirle” “zenginin” savaşının bir yansıması olarak ortaya çıktığını gösterir. Köle savaşı  hükmedilen ile hükmeden arasında savaşın nasıl bir eşitlik doğurduğunu anlatır.

İskit köleleri bir zamanlar efendilerine ait olan toprağı işgal etmişler, onu tahkim etmişler ve silahları ile savunmuşlardır. İlk başta bu eşit gibi görünen mücadele, kendilerini kendilerinin doğal efendisi zannedenleri ortaya çıkarmakta gibidir. Ancak bir kez hükmedenler kendi doğal üstünlüklerini ve farklılıklarını göstermeye başladıklarında, isyancıların artık kazanma ihtimali kalmamıştır.

Kim bilir belki de bu yüzden hükmedilmeye alışmış olanlara belki de bu yüzden ayağa kalkıp direnmelerini söylemek faydasızdır. Zira efendinin kırbacını gözler olmuşlardır.

Daha iyi bir hayat ümidiyle Venezuela’dan ayrıldılar — Şimdi bedenlerini satıyorlar

Güç yarıştırmaya hevesli milyonlar Maduro taraftarı ve karşıtı olarak gövde gösterirken, krizin acısını çeken insancıkların, özellikle kadınların hikayeleri kalabalığın coşkun tezahüratları arasında kaybolup gidiyor. Yine! @siyasetdusunuyoruz #venezuela #maduro #chavez #ekonomikkriz #göç #kadın

siyasetdusunuyoruz_resim_venezuela_kadın
Kaynak : CNN

 

Kukuta, Kolombia (CNN) Venezuela krizinin insanlar üzerindeki bedelini kadınların yüzünden okuyabiliyorsunuz.

Sizinle konuşurken seslerinde acı ve gözlerinde hüzün var. İlk başta çekinseler de, biraz konuşunca içlerini döküyor, göz yaşları içinde bir zamanlar kendileri için akıllarından bile geçiremeyecekleri bir duruma nasıl düştüklerini anlatıyorlar: geçimlerini sağlayabilmek için bedenlerini satmak.

Mariza, diplomalı bir hemşire, arkasında annesi ve üç çocuğunu bırakarak Venezuela ve Kolombiya’yı ayıran sınırı iki yıl önce geçmiş. Mesleki kariyer sahibi tüm göçmenler gibi ilk başta kendi uzmanlık alanında iş bulabileceğini düşünüyormuş. Ama bütün kapılar tek tek suratına kapatıldığında ve temizlik işi bile bulamaz hale geldiğinde, kendini imkansız bir kararı verirken bulmuş.

“Bugün bir erkek, yarın bir başkası” diyerek özetliyor zor ve tehlikeli fuhuşa sürükleniş hikayesini. Ama diyor bir anne olarak “düşünmüyorsunuz — yapmanız gerekeni yapıyorsunuz”. Mariza’nın adını bu yazıdaki diğer kadınlar da olduğu gibi kimliğini korumak amacıyla değiştirdik.

Diplomasını almak için harcadığı yıllarını ve bir hemşire olarak çalışamıyor olmasından bahsederken sesinde hayal kırıklığı çınlıyor. “Bütün çalışmalarınızın boşuna olduğunu düşünüyorsunuz. Hayatımın beş yılını, hazırlanarak — şimdi düşünüyorum da hiç yapamayacağım bir meslek için boşa harcamışım.” derken göz yaşları yüzünden akıp gidiyor.

Bir zamanlar memleketinde kariyeri ve hayalleri olan bir kadındı am Venezuela’nın içine düştüğü çıkmazı kontrol edebilecek gücü yoktu.

Diplomalı bir hemşire olarak 15 gün boyunca çalışarak ancak bir poşet un alabiliyordu. Sıradan bir market alışverişi bile iki günlük bir çabaya dönüşmüştü ve bebeği için bebek bezi örneğinde olduğu gibi aradığı malzemeleri bulabilme garantisi de yoktu.

Mariza’nın anlattığına göre insanlar geceyi ertesi sabah bir numara alabilmek ümidiyle marketlerin önünde bekleyerek geçiriyorlardı. Ellerinde kuponlarla, markette o gün ne varsa alabilme ümidiyle dışarıda bekleşiyorlardı. “Ellerinde ne varsa onu almak dışında bir seçeneğiniz yoktu” diyor.

‘Hep Chavez’e oy verdik’

Venezuelalılar tıpkı selefi Hugo Chavez gibi sosyal destek programlarını finanse etmek için petrol parasını kullanan Başkan Nikolas Maduro’yu desteklediler. Ama petrol fiyatları düşmeye başladığında, ekonomi tökezlemeye, bir çok Venezuelalı da onları besleyen eli protesto etmeye başladı. Mariza’da onlardan birisiydi. Bütün bir aile olarak Chavez’i destekliyorlardı. “Hep Chavez’e oy verdik.” derken, hem eski lideri hem de yenisini ülkeyi krize götüren kötü yönetimlerinden dolayı suçluyordu. 

Geçmişte “ne açlık vardı, ne kısıtlılıklar ve ne de ayrımcılık” diyen Mariza “işler iyiyken, ülkeyi tatil için terk ederdiniz, mecbur kaldığınız için değil” diye ekliyor.

Ailesinin karşılamakta çaresiz kaldığı ihtiyaçları onu bury, Kukuta’ya Kolombiya’daki en yüksek işsizliğin olduğu sınır şehrine getirmişti. Şimdi burada annesi ve çocukları için günlük olarak mücadele etmek ve onlar için yiyecek, bebek bezi ve diğer temel ihtiyaçları karşılamak zorunda.

Annesi ne yaptığını öğrense onu anlar mıydı? “Benim annem süper bir anne. Benim annem her şey” derken sesi yine titremeye başladı “Ama biliyorum ki bir şekilde bunu anladığında, bu ona çok acı verecektir ama eminim ki beni yargılamayacaktır.”

Hayatta kalabilmek için iyi görülmeyecek şeyler yapıyorum

Ekonomik kriz her kesimden Venezuelalıyı yiyecek, ilaç ve daha iyi bir hayat bulma ümidiyle ülkelerini terk etmeye itti. Komşu ülke Kolombiya’d bundan etkilenenler arasında. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin  (UNHCR) Kasım ayında açıkladığı rakamlara göre bir milyonu Kolombiya olmak üzere, evini terk ederek komşu ülkelere göç eden Venezuelalı sayısı 3 milyonu geçmiş durumda.

Eski avukat Malcia da iki çocuğunu 64 yaşındaki ailesi ile bırakıp Kolombiya’ya geleli iki hafta olmuş.

“Çocuklarım ancak kahvaltı, bazen öğle yemeği sağlayabilecek duruma gelmiştim ve bazen yatağa yemek yemeden gidiyorlardı. Okula gidiyorlar. İmkansızı bile yaparım” deken, yeni yaşamının gerçeklerinden bahsetmek zorlandığı görülüyordu.

Kolombiya’ya temizlikçi, bebek bakıcı veya her ne olursa bir iş bulma ümidiyle gelmişti. Kapılar suratına tek tek kapatılırken bile, kendini bu kadar uç bir noktada bulacağını hiç düşünmemiş. Gözyaşlarıyla karışık konuşuyor “ Venezuela’da iken çıldırma noktasına gelmiştim, burada da çıldırma noktasına geldim çünkü hayatta kalmak için iyi görülmeyecek şeyler yapıyorum”.

Sürekli sırtında ağırlaşan bir yük “Her gece diz çöküp Tanrı’ya soruyorum —Tanrı’dan af dilemek için kiliseye bile gittim— çünkü çocuklarımın küçük yüzleri geliyor aklıma, annemle babamın … Kolay değil, arkadaşım, kolay değil” diye bitiriyor.

Çocuk yetiştiren bir çocuğum

Sadece mesleki kariyer sahibi olan kadınlar çaresizlik içinde değil. Binlerce göçmenin oluşturduğu denizin içinde Erica gibi iş bulamayan genç kadınlar da var. Daha 17 yaşındaki Erica da Kolombiya sınırından kucağında geçirdiği yedi aylık bebeğine bakabilmek için bedenini satıyor.

Yüksek işsizliğin olduğu Kukuta’da iş aramak daha zor ama yaşı küçükler için daha da zor diyor ve tek seçenek “olabileceğin en kötüsünün bırakıldığını” söylüyor.

Maduro ve onun hükümeti olmasa, şimde veterinerlik okuyor olacakmış. Hayallerinden vaz geçmek zorunda kalsa bile bir anne olarak her şeyi yaparmış.

“Çocuğumu altında bez, elinde şişe olmadan bırakacak değildim” diyor. “Günün sonunda bir anneyim ama kendimi bir çocuk yetiştiren bir çocuk gibi görüyorum.”


Röportaj : Isa Soares ve Natalie Gallon

Tercüme : Melih R. Çalıkoğlu

Yayın Tarihi : 11 Şubat 2019

Kaynak : CNN


 

Politik Radikaller kendi hatalarını hiç bir zaman tartmıyorlar

Ilımlılar hatalarını ayırt edebilme konusunda çok daha iyiler.

 

1627253
Bazı insanları radikal yapan ve farklı konularda uç fikirlere bu kadar açık kılan şey nedir?
Radikal, şiddeti körükleyen siyasi hareketler haberlerde sıklıkla yer alıyorken, şiddet içermeyen radikal akımlar da işleyen bir toplum inşa etme yolunda belirgin bir engel oluşturuyor. Öte yandan şu sıralar olağan kabul ettiğimiz bazı konular, örneğin kadınların oy hakkı (orijinal makalede örnek olarak verilen eşcinsel çiftler için evlilik hakkı ülkemizde bulunmadığından parantez içine alınmıştır) bir zamanlar toplumun kenarına itilmiş radikal fikirlerdi. Toplumların evrimindeki rollerine bakarak, radikalizmin üzerinde durmaya değer bir konu olduğunu söyleyebiliriz.
Radikalizmin belirgin özelliklerinden birisi kendi fikirlerinizin doğruluğuna olan güven duygusudur. Bu fikirleriniz toplumun geneli tarafından kabul görmese bile böyle radikal için durum böyledir. Öyleyse radikaller nasıl oluyor da fikirlerinden bu kadar emin olabiliyorlar? Yeni bir araştırma bu konuda hatalı üst bilişi suçluyorlar. Üst biliş insanların kendi fikirlerinin doğru olmayabileceğini fark ederek, fikirlerini bunu düzeltecek şekilde yeniden ayarlamaları sürecine verilen addır. Yapılan araştırma her ne kadar siyasi radikalizmi doğrudan ölçmüyorsa da, onunla ilgili olan iki özelliğe yani dogmacılık ve otoriterciliği ölçmeye çalışıyor.

Algı ya da meta algı

Beyinlerimiz basit birer karar alma mekanizması değil. Sürekli olarak kendi görüşlerimizin doğruluğunu değerlendirir, böylece  sorunlar karşısında riskleri en aza indirmeye çabalarız. Örneğin rakibimizin blöf yapıp yapmadığına emin olamadığımız durumlarda iddialı bir bahse girmekten kaçınma ihtimalimiz artar. Zaman içinde belirli bir konu hakkında daha fazla bilgi girdisi oldukça genellikle daha önceki inançlarımızı yeniden değerlendiririz. Bir oyuncunun sık sık blöf yaptığını gözlemlediysek, bir sonraki sefer yapacağımız olasılık hesapları içerisine bu bilgiyi de katarız.
Bu düşünce süreçleri “meta algı” ya da düşünme hakkında düşünme olarak tanımlanıyor. Davranışlarımızı değişen şartlar karşısında esnek kılabilmek ve gerçeklikle olan bağını koruyabilmek için hayati öneme sahipler. Radikallerin esnek olmayan bir düşünce yapısıyla ilişkilendirilebilecek inançlara sahip olduğunu hesaba katan London College Üniversitesi araştırmacıları radikal politik inançlara sahip olan bireylerde meta algı süreçlerinin nasıl işlediğini incelemeye karar verdiler.
Tabii ki meta algı bir insanın beyninde işleyen tek süreç değil. İnsanların kendi inançlarına karşı olduğunu hissettikleri fikirlere karşı savunma mekanizması olarak kullandıkları güdülenmiş anlamlandırma ve kültürel algının gibi farklı düşünme formları var. Bunun gibi komplikasyonları önlemek ve meta algıya odaklanmak isteyen araştırmacılar hiç bir kültürel sonucu olmayan basit görevler seçtiler. Bunun için katılımcılardan bir anlığına gösterilen bir resimde belirli bir alan içinde kaç nokta olduğunu tahmin etmelerini isteyip, tahminlerinden ne kadar emin olduklarını sormak gibi yaklaşımlar geliştirdiler.
Güven kestirmesi amacıyla katılımcılara kendi performansları hakkında ne hissettiklerini değerlendirmeleri istenilerek meta algılarını kullanmaları sağlandı. Meta algılarının etkinliği cevaplarının doğruluk oranı ile değerlendirilebilecekti. İnsanların kendi performansları hakkında doğru tahminlerde bulunmalarını teşvik etmek için performansları ile uyumlu değerlendirmeler karşılığında kendilerine parasal ödüller verildi.
İkinci bir deneyde ise katılımcılara tıpkı ilk deneyde olduğu gibi nokta sayılarını tahmin edecekleri resimler gösterildi ancak bu sefer resimdeki nokta yoğunluğu hakkında kendilerine fazladan bilgi sağlandı. Katılımcılara bu ek bilgiye dayanarak kendi güvenirlik seviyelerini artırma fırsatı verilmiş oldu. Araştırma ABD’de yapıldı ve ilk deneye 381 kişi, ikinci deneye ise tekrarlarla beraber 417 kişi katıldı.

Radikalleri tanımlamak

Katılımcılar arasındaki radikal politik görüşe sahip olanları ayrıştırabilmek için farklı konularda sorular sorularak ne kadar dogmatik oldukları, hoşgörüsüzlük seviyeleri ve otoriterlik eğilimleri ölçülmeye çalışıldı. Bu sorulara ek olarak siyasi yelpazede aşırı sol veya aşırı sağda olup olmadıklarını anlamaya yarayacak sorular eklendi. Daha sonra radikalizm eğilimlerini ortaya çıkarmaya çalışan bu sorular nokta tahmin etmede kendilerine duydukları güveni gösteren testin sonuçları ile karşılaştırıldı.
Radikal eğilimli oldukları tespit edilenler, kendi performanslarını değerlendirme konusunda çok zayıf kaldılar. “Dogmatik insanlar kendi kararlarının doğruluğu ve yanlışlığını ölçme konusunda daha düşük bir kapasite gösteriyorlar.” diyen araştırmacılar bunun otoriter eğilimli insanlar için de geçerli olduğunu tespit etmişler. Kritik olan bir başka konu ise bu düşük kapasitenin genel bir aşırı güvenden kaynaklanmıyor olması. Zira anket sorularının bazıları ile aşırı güven konusu da ayrıca ölçülmüş.
Aynı sorun katılımcılara kendi kararlarını ve görüşlerini revize etme imkanı vermek için sağlanan ek bilgi sunulan ikinci testte de gözlemlenmiş. İlginç olan  radikal insanların ek bilgiye rağmen cevaplarına olan güvenlerini daha az güncelleyebildiklerinin ortaya çıkmış olması. Araştırmanın yazarları bunun meta algıda belirli bir bozukluğa işaret ettiğine inanıyor.
Yazarlar araştırma sonuçlarını “daha radikal katılımcılar kendi tercihlerinin doğruluğu konusunda daha düşük bir farkındalık seviyesine sahip görünüyorlar ve karar alma süreçleri sonrasında sunulan ek bilgilerden sonra kararlarına olan güvenlerini yeniden gözden geçirme konusunda da daha düşük performans gösteriyorlar” diyerek özetliyorlar. Araştırma şaşırtıcı çünkü genellikle bugüne kadar alanda yapılan diğer araştırmalar politik görüşlerin kendisine odaklanıyor ve güveni bu fikirlerin korunması için bir mekanizmadan ibaret bir şeymiş gibi tanımlıyorlardı.
Bu çalışmayı radikalizmi “tamir etme” aracı olarak düşünmemek lazım. Zira en başta belirttiğimiz gibi radikaller toplumda önemli bir değişim unsuru olma işlevine de sahipler. Ama bu sonuçları radikallere fikirlerinin en iyi yayılma şeklinin şiddet kullanmak olmadığını ikna etmek çabasına pozitif bir katkı olarak da görebiliriz. Ve araştırmanın ispatladığı üzere radikaller kendi kararlarını tekrar değerlendirmeye eğilimli olmadıkları için bu kırılması zor bir engel olarak görünüyor.

Yazar : John Timmer
Tercüme : Melih R. Çalıkoğlu
Yayın Tarihi : 21 Aralık 2018

Demokrasi (Özgürlük) Paradoksu Nedir?

paradox-istock-659829742

Demokrasinin 20. yüzyıldaki yayılımı Batı’nın küresel hegemonyasının yayılımı ile doğrudan orantılıdır. Bunun anlamı pek çok toplumun demokrasiyi iç dinamiklerinin bir sonucu olarak değil, küresel trendleri yaratan Batı’nın oluşturduğu dönüşüm baskısı karşısında zorunluluk gereği yani dış dinamiklerin bir sonucu olarak üretmiş olmasıdır. Bu ilk bakışta bu ülke halkları için  özgürlük alanlarının genişlediğini gösteren iyi bir gelişme olsa da çok temel bir paradoksa sebep olur. Şöyle ki:

Bireyin özgürlüğünün tarihsel tecrübe ve toplumsal iç dinamiklerin yoksunluğu sebebiyle kültürel bir olgu olarak yerleşmediği toplumlarda, yukarıda izah edilen dışsal dönüşüm baskısı ile kurulan demokratik ya da yarı demokratik rejimler aslında yüzeysel (yasal) iyileştirmeler yapmış olurlar. Bu yasal koruma alanında birey gerçekten özgürleşmiş gibi görünür. Oysa aynı özgürlük alanı toplumun gerçek kültürel arka planını oluşturan ve yapılan yüzeysel iyileştirmelerin kontrol altında tutmak için çabaladığı grup dinamiklerine de özgürlük alanı sağlar ve etki alanlarını genişletmelerine imkan verir. Yeni rejimde birey her ne kadar özgürmüş gibi görünse de kültürel kaderi gereği hala grup dinamikleriyle işleyen toplumun bir parçası olarak bağımsız ve özgür hareket edemez. Grup dinamikleri dışında hareket etme veya tek başına grup dinamiklerinin dışında var olma imkanı bulamayan bireylerin yüzeysel özgürlüklerden elde ettikleri güç tekrar gruplarda toplanır ve grupların kendi aralarında yürüttükleri üstünlük mücadelesinin aracı haline dönüşür. Kültürel yapıları gereği her ne kadar demokrasiyi benimsemiş gibi görünseler de bu gruplar  bireyi özgürleştirerek kendi etki alanlarını daraltacak olan demokratik rejimin aslında karşısındadırlar.

Dışsal dönüşüm baskısının etkisi, dönüşüme karşı içsel direnci baskılayabildiği sürece bu tür demokrasiler dengede görünür. Bu yüzeysel (yasal) yapıları gereği bu tür demokrasiler kırılgan demokrasilerdir.

Dışsal dönüşüm baskısının zayıflaması, içsel dönüşüme direncin artması  veya her ikisinin aynı anda gerçekleşmesi durumunda bu hassas denge bozulur ve kırılgan demokrasi kendi içine çöker. Sonuçta derin olan (kültürel) dinamikler, yüzeysel olan (yasal) dinamiklere üstün gelir ve toplum bireyin özgür olmadığı ilk haline, anti-demokratik özüne dönmüş olur.

Bu bağlamda demokrasi kendi sonunu hazırlayan bir paradoksun içine düşer.

Demokrasi Paradoksu, ya da bir başka ifade ile Özgürlük Paradoksu oluşur.

Melih Rüştü Çalıkoğlu