İnançta Israr: Ya da Yanlışlığı İspatlanmış İnançlara Tutunma 

Geçen 2016 ABD seçimlerindeki pek çok şey gibi beni sosyal psikoloji alanında düşünmeye iten şeyler var. Seçimlerden sadece 11 gün önce FBI Hillary Clinton’un elektronik postalarıyla ilgili dosyalı yeniden açtıklarını belirten bir duyuru yayınladı. Anlaşılan “yeni bazı delliler vardı ve bunlar bir kamu oyu açıklaması yapmak için yeterliydi.
Şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu insanlar için büyük bir eğlenceye dönüştü. Yepyeni şüpheleri ateşledi, Clinton karşıtlarını yeniden örgütledi ve bu elektronik postaların sonunda tabutuna son çiviyi çakacak kadar kötü deliller içerdiği inancına dayanan bir ateşi körükledi. Ancak hafta sonu daha bitmeden, her şey FBI Başkanı James Comey’in bir açıklaması ile doruğa ulaştı: “İncelemelerimiz sonucunda şunu söyleyebiliriz ki, Temmuz ayında vardığımız sonuçlarda bir değişiklik yapmıyoruz.” Seçimlerden sadece iki gün önce, bütün o gürültü ve patırtı, pek çok insanın şüphelerine rağmen basit bir yalanlama ile son buldu.
Bu yaşanan olay beni düşündürdü. Acaba bu yeni hikaye insanların inançlarını ters çevirmeye ne kadar katkı yaptı? Acaba FBI’ın nihai yargısı bir önce ortaya döktükleri şüphelerin ateşini söndürmeye yetti mi? (Tercüme Edenin Notu: Bu yazı seçimlerin olduğu gün yayınlanmıştı.)
Sonuç olarak psikoloji araştırmaları bize gösteriyor ki  her ne kadar inançlarının temellerinin yanlışlığı ispatlansa da insanlar inançlarına tutunma konusunda bayağı ısrarcılar.

İnancı Korumak

Sosyal psikologlar, sonradan ortaya çıkan bariz deliller yanlış olduklarını ispatlasalar da insanların ilk inançlarına sıkı sıkıya bağlı kalmalarını “inançta ısrar” kavramı ile tanımlıyorlar. Bir başka ifade ile, aksine çok açık deliller olsa da inançlar yıkılmıyor. İnanç ısrarı, özellikle inancı oluşturan temelleri doğrudan yanlışlayan yeni bilgiler ortaya çıktığında gösterilen bir tepki olarak ortaya çıkıyor.
Bunun bir örneği, Liberalist aday Gary Johnson’ın bu yakınlarda içeriden bilgi sızdırmakla suçlandığı ve bu sebeple güvenilmez olduğuna ilişkin gazete haberi olarak gösterilebilir. Bu haberle beraber bir inanç doğmuş oldu. Ama sadece iki gün sonra, gazete haberi üretirken yararlandıkları kaynağın yanlış olduğunu ve iddiayı en başından itibaren meşru kılabilecek hiç bir bilgi olmadığını  bildirdi.
Her akılcı insan bu durumda ilk haberde duyurulan hikayenin gerçeklikle hiç bir alakası olmadığını anlar ve ilk haberden sonra Johnson hakkında oluşturduğu inancı yanlışlar ve siler. Ama öyle olmuyor. Her ne kadar inancın temelini oluşturan bilgi (bu durumda gazete haberi) kesin ve tamamen yanlışlanmış olsa da, insanlar genellikle bu tecrübeden ilk inandıkları inancın en azından bir kısmının doğru olduğuna inandıkları bir tecrübe ile ayrılıyorlar.

İnançta Israrının Delilleri

İnançta ısrarı ölçmeye çalışan şu araştırmayı ele alalım. Araştırmada insanlara oldukça korkunç 25 farklı intihar notunu GERÇEK veya KURGU olarak tasnif etmeleri istenmiş. Bunu yaparken kendilerine önceden hazırlanmış geri bildirimler verilmiş. İntihar notlarını hangi kategoriye soktuklarına bakılmaksızın, notları ya genellikle doğru olarak, ya da genellikle yanlış olarak sınıflandırdıkları kendilerine söylenmiş. Böylece insanların intihar notlarını doğru bir şekilde tasnif edebilme becerisine sahip olduklarına ilişkin bir inanç oluşturmaları sağlanmış.
Çalışmanın sonunda  araştırmacılar katılımcılara  tahminlerinin doğruluğu hakkında kendilerine verdikleri geri bildirimin önceden planlanmış ve çalışmış olduğunu ve bu geri bildirimlerin notların tasnifi ile ilgili kendilerinin gerçek performansları ile hiç bir şekilde ilgili olmadığını dikkatli ve özenli bir şekilde anlatmışlar. Buna rağmen notları ayrıştırmayı iyi yaptıkları konusunda kendilerine görüş bildirilen katılımcılar sahte ve gerçek notları ayırma konusunda bir beceri sahibi olduklarına inanmaya devam etmişler. Bu konudaki inançları kendilerine iyi tasnif yapamadıkları söylenen kişilere göre daha kalıcı olmuş.
Bu durum mahkemelerde de söz konusu olabilir. Örneğin bir davada hakkında dava açılan kişinin suçlu olduğuna ilişkin kuvvetli bir önerme sunan bir tanık ifadesi sunduğunu ancak daha sonra bu tanık ifadesinin tamamen düzmece olduğunun ortaya çıktığını düşünün. İnanç ısrarına göre, bu ifadenen kesin bir şekilde yalanlanmış olması jüri üyelerinin kişi hakkında verecekleri suçlu veya suçsuz kararını değiştirmeyecektir. Bazı araştırmalar dava simülasyonları sırasında yaptıkları deneylerle bunun böyle olabileceğini ispatladılar. Hakimin sunulan bir delilin geçersiz olduğu ve dikkate alınmaması gerektiği yönündeki kararına rağmen jüri üyelerinin delili tamamen göz ardı etmeyi başaramadıkları ve bu durumun son kararlarını etkileyebildiğini gösteren araştırmalar da var.

Bir İnancı Sarsmak Neden Bu Kadar Zor: Açıklamanın Gücü

İnançta ısrar, açıklamanın gücüne yaslanan bir fenomen. Çoğu zaman bir şeyin doğru olduğu hakkında ikna edici açıklamalar üreterek inançlar oluştururuz. Bu sebeple eğer bana gerçek intihar notlarını ayırt etme konusunda iyi olduğumu söyleseydiniz, bunu yüzeysel bir değerlendirme olarak kabul etme ihtimalim az olurdu. Bunun yerine, bunu ne kadar başarılı yapabildiğim konusunda kendimi ikna edecek ikna edici bir anlatım üretirdim (“Detayları iyi ayırt edebiliyorum”, “Yazılı iletişimi anlama işinde iyiyim”, “ Buna benzer konularda daha önce de başarılı olmuştum” vs.)
Bu aşamada, bana ilk verilen bilginin yanlış ve hatta sahte olduğunu söylediğinizde, aslında sadece benim ürettiğim açıklamaya ilham veren olayı yalanlamış oluyorsunuz. Benim bu işte neden iyi olduğuma dair kendi kendime ürettiğim gerekçeleri yalanlamış olmuyorsunuz.
Bir başka araştırmada insanlardan bir dizi bilgiyi okumaları istendi ve katılımcılara verilen bilginin kişilerin belirli kişisel özellikleri ile davranışları arasında bir bağlantı kurmaya yardımcı olup olmayacağını belirlemeleri işi verildi. Ama bilgi ve içerik öyle ayarlanmıştı ki sonunda katılımcılar risk-üstlenme davranışı ile başarılı bir itfaiyeci olma arasında bir ilişki olduğuna inanmalarını sağlayacaktı.
Katılımcıların tamamı risk-üstlenme davranışı ile başarılı bir itfaiyeci olma arasında doğrudan ilişki olduğunu anladıktan sonra, araştırmacılar katılımcılardan bazılarına kötü haberi verdiler: okudukları bilgilerin tamamı uydurmaydı. Buna rağmen katılımcılar bilginin doğru olduğuna inanmaya devam ettiler. İnançta ısrar yüzünden sizin de tahmin edeceğiniz üzere, katılımcılar kendilerine verilen bilginin sahte olduğunu öğrendikten sonra bile risk üstlenme ve başarılı itfaiyecilik arasında doğrudan bir ilişki olduğuna ilişkin inançlarına tutunmaya devam ettiler.
Buradaki en önemli nokta ise şu ki, araştırmacılar katılımcılara oluşturdukları bu inanca ilişkin mantıklarını yazmalarını istediler. İnsanların ilk anda detaylı açıklamalar üretmeleri durumunda, ilk inançlarına daha sıkı bağlanıyor olduklarını fark ettiler. Başka araştırmalarında gösterdiği üzere, deneylere katılanlara zihinlerinde oluşturdukları mantıksal kurguyu açıklamaları istendiğinde, bu açıklamayı yapması gerekmeyenelere göre çok daha fazla inançlarında ısrarcı oldukları gözlemleniyor.

Peki bu makaleyi Yanlışlayabilir miyim?

Anlaşılan bu sürekli oluyor. Bir şeyelere inanma noktasına geliriz ve sonra bir anda tam aksini söyleyen delillerle karşılaşırız. Kaynak güvenilir değildir, yeni deliller ortaya çıkmıştır, veri seti uydurmadır …. Bu olduğunda, akılcı olan şeyi yapabilir ve ilk oluşturduğumuz inancı “geri alabiliriz” zira aslında zaten bu inanç bizde başından beri hiç olmamalıdır. Ya da şöyle diyebiliriz “Dinle, olgular artık orada olmayabilir ama sonuçta bir şekilde zaten kendimizi ikna etmiştik”
Bu durum Hillary Clinton’ın elektronik postaları için FBI tarafından aleyhinde bir hafta arayla oluşturulan aç ve kapa düzeceği için de söylenebilir. FBI’ın son kararı Clinton’a karşı siyasi mücadele veren  ve FBI’ın hareketini bir zafer olarak gören  rakiplerinin şüphelerini gidermeye yeter mi? Muhtemelen hayır. Mutlaka bu olay, Clinton hakkında zihninde şüpheler taşıyan insanlara onun neden güvenilmez birisi olduğu konusunda ikna edici delliler üretmelerine yardım etmiştir. Elektronik posta tartışmasının büyük oranda gerçek dışı olması insanların kendi kendilerini ikna edişine bir ışık tutabilir mi?
Sanmıyorum.

Yazan : Andy Luttrell

Tercüme : Melih R. Çalıkoğlu

Yayın Tarihi : 8 Kasım 2016

Kaynak : SocialPsychonline


 

Tek adam sistemi dertlerimize gerçekten derman olur mu?

Facebook -sağ olsun!- bundan Tam iki yıl önce, Türkiye referandumla rejim değiştirmeden hemen önce yayınladığım bir tweet serisini bana tekrar hatırlattı. Toplumsallık ve tarihsellik açılarından “tek adam rejimi”nin neden işe yaramayacağını anlatmaya çalışmışım.

O dönem de yeni bir icatmış gibi sunulan bu çok “parlak” fikrin neden yanlış olduğunu anlatmaya çalışan çok oldu. Türkiye toplumunun az bir farkla da olsa bu eklektik ve çağ dışı sistemi kabul etmesiyle sonuçlanan süreçten görebildiğimiz gibi bu konuda başarılı olamamışız.

Ama şimdi aradan daha iki yıl bile geçmeden büyük bir kargaşaya dönüşen, toplumu ve devleti içinden kemirir hale gelen, ekonomi, özgürlükler, insan hakları, gelir dağılımı gibi aklınıza gelebilecek her alanda batağa saplanmış olan bu rejim hakkında o zaman sıraladığım değerlendirmelerin hala arkasındayım.

Bunu önemli buluyorum zira bu tür akıl dışı ve sonradan türemiş rejimler, onu kuranların zannettiğinin aksine bir ara rejimden ibarettir. Dolayısıyla ardından gelecek olan her reform ve düzeltme de bu hususlara da dikkat etmeye devam etmemiz gerekecek.

——–

1. İnsanlık tarihi geri toplumlardan ileri toplumlara doğru bir akışın gerçekleştiği bir “ilerleme (gelişme, terakki) tarihi değildir

2. İnsanlığın asıl tarihsel akışı görece basit iletişim ve etkileşimden, giderek artan karmaşıklığa doğru akan bir “yoğunlaşma” tarihidir

3. Bu açıdan bakıldığında 30 bin yıl önce yaşayan veya bugün ilkel yaşam süren toplumlar “geri” toplumlar değil “basit” toplumlardır

4. Aynı şekilde bu tür toplumlarda yaşayan insanlar da zeka ve kapasite olarak bizden geri değildir. Sadece daha basit bir yaşamları vardır.

5. Bu karmaşıklaşmanın sonucu olarak toplumlar bir noktada bu süreci yürütemez hale gelirler ve krize girerler

6. Karmaşıklaşmayı mümkün ve sürdürülebilir kılan ise bireyler değil toplumsal kurumlar ve mekanizmalardır (hukuk, siyaset, aile vb.).

7. Giderek karmaşıklaşan süreci daha iyi yöneten ve giderek daha fazla karmaşıklaşmayı başarabilen toplumlarla rekabet etmek isteyenlerin gözden kaçırdığı önemli bir nokta var.

8. Kendi tanımları ile daha “gelişmiş” veya benim tanımımla daha karmaşık olmak isteyen toplumların bilmesi gereken bir şey.

9. Basitçe bir tek liderin her toplumsal sorunu çözmesinin beklendiği 100 bin yıllık kabile veya aşiret sisteminin bu sonucu sağlamasının mümkün olmamasıdır. Tek adam rejimi bugünün dünyasında arzulananı vermeyecektir.

10. Bunun aksini söylemek Çivi gib basit bir alet kullanarak karmaşık matematik problemleri çözmeye çalışmaya benzer.

11. Öte yandan tabi ki bir toplum daha “gelişmiş” olmayı istemeyebilir. Bu bir tercihtir.

12. Ancak tercih buysa karmaşıklığı eksik toplumsallıkla yönetmek isteyenler bu süreçte kendi iç bütünlüklerini ve iç tutarlılıklarını korumayı beklememelidir.

13. Katılımcı, eşitlikçi, ortak akla datalı parlementer demokrasi bizi bu karmaşıklığı yönetmeyi mümkün kılan araçlardır.

14. Yeni ve güçlü bir Türkiye ve 21. yy.da varlığını devam ettirmek isteyen herkes işte bu sebeple, olayın karmaşıklığını taşıyamayacak bu anayasa değişiklik teklifine “HAYIR” demelidir.

15. Daha basit bir ifade ile kanat bile taksanız inekten kuş olmayacaktır.

16. Önce kuşun ne olduğunu ve havada nasıl süzüldüğünü anlamak gerekiyor

——-

Melih Rüştü Çalıkoğlu

İlk yayın tarihi : 17 Mart 2017