Tek adam sistemi dertlerimize gerçekten derman olur mu?

Facebook -sağ olsun!- bundan Tam iki yıl önce, Türkiye referandumla rejim değiştirmeden hemen önce yayınladığım bir tweet serisini bana tekrar hatırlattı. Toplumsallık ve tarihsellik açılarından “tek adam rejimi”nin neden işe yaramayacağını anlatmaya çalışmışım.

O dönem de yeni bir icatmış gibi sunulan bu çok “parlak” fikrin neden yanlış olduğunu anlatmaya çalışan çok oldu. Türkiye toplumunun az bir farkla da olsa bu eklektik ve çağ dışı sistemi kabul etmesiyle sonuçlanan süreçten görebildiğimiz gibi bu konuda başarılı olamamışız.

Ama şimdi aradan daha iki yıl bile geçmeden büyük bir kargaşaya dönüşen, toplumu ve devleti içinden kemirir hale gelen, ekonomi, özgürlükler, insan hakları, gelir dağılımı gibi aklınıza gelebilecek her alanda batağa saplanmış olan bu rejim hakkında o zaman sıraladığım değerlendirmelerin hala arkasındayım.

Bunu önemli buluyorum zira bu tür akıl dışı ve sonradan türemiş rejimler, onu kuranların zannettiğinin aksine bir ara rejimden ibarettir. Dolayısıyla ardından gelecek olan her reform ve düzeltme de bu hususlara da dikkat etmeye devam etmemiz gerekecek.

——–

1. İnsanlık tarihi geri toplumlardan ileri toplumlara doğru bir akışın gerçekleştiği bir “ilerleme (gelişme, terakki) tarihi değildir

2. İnsanlığın asıl tarihsel akışı görece basit iletişim ve etkileşimden, giderek artan karmaşıklığa doğru akan bir “yoğunlaşma” tarihidir

3. Bu açıdan bakıldığında 30 bin yıl önce yaşayan veya bugün ilkel yaşam süren toplumlar “geri” toplumlar değil “basit” toplumlardır

4. Aynı şekilde bu tür toplumlarda yaşayan insanlar da zeka ve kapasite olarak bizden geri değildir. Sadece daha basit bir yaşamları vardır.

5. Bu karmaşıklaşmanın sonucu olarak toplumlar bir noktada bu süreci yürütemez hale gelirler ve krize girerler

6. Karmaşıklaşmayı mümkün ve sürdürülebilir kılan ise bireyler değil toplumsal kurumlar ve mekanizmalardır (hukuk, siyaset, aile vb.).

7. Giderek karmaşıklaşan süreci daha iyi yöneten ve giderek daha fazla karmaşıklaşmayı başarabilen toplumlarla rekabet etmek isteyenlerin gözden kaçırdığı önemli bir nokta var.

8. Kendi tanımları ile daha “gelişmiş” veya benim tanımımla daha karmaşık olmak isteyen toplumların bilmesi gereken bir şey.

9. Basitçe bir tek liderin her toplumsal sorunu çözmesinin beklendiği 100 bin yıllık kabile veya aşiret sisteminin bu sonucu sağlamasının mümkün olmamasıdır. Tek adam rejimi bugünün dünyasında arzulananı vermeyecektir.

10. Bunun aksini söylemek Çivi gib basit bir alet kullanarak karmaşık matematik problemleri çözmeye çalışmaya benzer.

11. Öte yandan tabi ki bir toplum daha “gelişmiş” olmayı istemeyebilir. Bu bir tercihtir.

12. Ancak tercih buysa karmaşıklığı eksik toplumsallıkla yönetmek isteyenler bu süreçte kendi iç bütünlüklerini ve iç tutarlılıklarını korumayı beklememelidir.

13. Katılımcı, eşitlikçi, ortak akla datalı parlementer demokrasi bizi bu karmaşıklığı yönetmeyi mümkün kılan araçlardır.

14. Yeni ve güçlü bir Türkiye ve 21. yy.da varlığını devam ettirmek isteyen herkes işte bu sebeple, olayın karmaşıklığını taşıyamayacak bu anayasa değişiklik teklifine “HAYIR” demelidir.

15. Daha basit bir ifade ile kanat bile taksanız inekten kuş olmayacaktır.

16. Önce kuşun ne olduğunu ve havada nasıl süzüldüğünü anlamak gerekiyor

——-

Melih Rüştü Çalıkoğlu

İlk yayın tarihi : 17 Mart 2017

Bir kimlik siyaseti olarak İSLAMCILIĞIN sonu!

Melih R. Çalıkoğlu, 10 Mart 2019

 

SignNoDemocracyJustIslam
“DEMOKRASİYE HAYIR. BİZ SADECE İSLAM İSTİYORUZ” / Mısır Tahrir Meydanında İslamcı Gösteri, 2011, Kaynak:www.limitstogrowth.org

İnsan ve onun ürettiği her şey zaman ve mekanla bağlantılı ve bu iki çerçeveden kurtulması mümkün değil. Bahsettiğiniz üzere Batı’nın medeniyet kuran çok kapsamlı ve tüm dünya geneline etki eden ve bütün toplumları dönüşüme zorlayan sosyal, kültürel, ekonomik ve felsefi hegomonik kudretine bir tepkiden başka bir şey değildi. Yani İslamcılık bu hegomonik yapıyla kurulan etkileşimli ilişkiye karşı üretilen uyum sağla davranışı ( Batılılaşma) gibi bu değişime diren (Doğulu kal) davranışı ve özü itibariyle bir REAKSİYON’dan ibaretti.

Bu sosyolojik bağlamın bir başka boyutu 18 ve 19. yüzyıllarda temelleri atılan ve 20. yüzyılda yaşadığımız ve orada kalan İDEOLOJİLER çağında, “Batılılaşma” diyerek şeytanlatırılan bu mecburi dönüşümün iki yansıması olan “liberalizm” ve “komünizm” diyerek özetleyebileceğimiz iki zıt ideolojik temele bir alternatif olarak düşünüldü. Aslında bu karşı duruşun temelleri Batı’nın bir kaç yüz yıl geride bıraktığı İslam-Hristiyanlık çatışmasının bir izdüşümü olarak antik bir tartışmanın çocuğu olarak da doğdu.
Bu yapısı itibariyle İSLAMCILIK teorik zeminini Kur’an’a dayama iddiaları bulunsa bile İDEOLOJİLER çağının çocuğu olarak yine Batı felsefesinin ürettiği iki ideolojinin araçları ve kavramsallığını tekrar etmekten öteye gidemediler. Zaten gidemezdiler zira İslam Dünyası siyasal olanı tartışmayı 500 – 600 yıl önce bırakmıştı. Bu sebeple İSLAMCILIK olabileceği tek şeye yani bir KİMLİĞİN ve AİDİYETİN yansıması olamamaktan öteye geçemedi, geçemezdi de.
Bu KİMLİĞE sıkışma önemli zira BATI’da KİMLİK siyasetinin yansıması olan aşırı milliyetçi ve ulusçuluğun azmış hali olan FAŞİST ideolojinin çöküşü de buna benzer bir kaçınılmazlığa bağlıydı. Nitekim FAŞİZM Batı’da bir ideoloji olarak çok kısa süren parlamasının ardından, tamamen yok olmaya mahkumdu ve öyle de oldu. Bugün Batı ülkelerinde yükselen milliyetçiliğin, yabancı düşmanlığı vesaire birer ideolojik akım olmadıklarını, POPÜLİST siyasetin en kolay form bulabildiği alanda meydana oluşan bir sosyal yapılanma olduğunu belirtmek lazım.

Oysa gerek liberalizm ve gerekse komünizm kimlik ötesi, birisi temelini sermayenin birikimi ve tüketime, diğeri ise emeğe ve sınıf çatışması gibi yaşamdan alan ideolojilerdi. Yani bir KİMLİK tanımından başka bir şey olmayan İSLAMCILIĞIN olup gidebileceği en öte yer bir İSLAM DEVLETİ kurmaktı ve tüm çabalar da oraya “DAVA” tanımlaması ile oturdu. Artık ölmüş bir medeniyetin kendini karşı olduğunu iddia ettiği medeniyetin çerçevesi ile tanımlaması çabasının başarısız ve acınası sonucu.

Bunun DİN açısından en acı sonucu ise insanın iyiliği ve ruhsal kurtuluşu için en önemli donatımı olan inanç dünyasının uyduruk “DAVA”lara sıkıştırılıp, koskoca dinin bir İDEOLOJİYE dönüştürülmesi oldu.

Ya köleliğe alıştıysanız!

siyasetdüşünüyoruz_resim_iskit_altını
Ukrayna’da yapılan kazılarda ortaya çıkan saf altından bir İskit tarağı

M.ö. 5. yüzyılda yaşamış olan tarih biliminin kurucusu Bodrumlu Herodot köleliğe, başkaldırıya ve kölelik ruhuna ilişkin ilginç bir hikaye anlatır. Hikaye halen hayatta olan 1940 doğumlu Fransız düşünürü Jasques Ranciere tarafından bir kitabından alıntılanmıştır. Politikanın aslında fakirler ve zenginlenden oluşan iki toplumsal sınıf arasında, fakirlerin kalabalık bir topluluk olarak toplumun tamamını temsil edermiş gibi sayılmaları ve gerçekten bir şey olan tek gurup olan zenginler tarafından düzenin devamı için nasıl yönetildiklerini anlatmak için bir örnek olarak kullanır bu hikayeyi. 

Herodot bu hikayesinde -hikaye dediğimize bakmayın, muhtemelen yaşanmış bir olaydır- İskit kölelerinin isyanını anlatır.


Herodot’un anlattığına göre İskitler (M.Ö. 9 ve 2. yüzyıllar arasında Doğu Avrupa steplerinde yaşamış göçebe bir halk), kölelerinin ve köle durumuna düşen kişilerin gözlerini kör ederlermiş. Böylece birer köle olarak kendilerine verilen en önemli görev olan süt sağma işinden başka bir işle uğraşmalarına engel olurlarmış. Her köle kör edilirmiş ve her kölenin doğan her çocuğu kör edilirmiş.

Hayatın bu olağan akışı İskitlerin yine büyük bir sefere çıkmaya karar verdikleri zaman bozulmuş. Kuzeybatı İran’daki Medlerin ülkesini ele geçirmek isteyen İskit savaşçıları Asya’nın derinliklerinde gözden kaybolmuşlar. Bu o kadar uzun bir sefer olmuş ki birkaç nesil boyunca geri dönememişler.

Aynı anda ana kamplarında da zaman hızla akıp gitmiş. Onların yokluğunda doğan köle çocukları kör edecek kimse olmadığından gözleri gören yeni bir köle nesli yetişmiş.

Etraflarındaki dünyayı görüp anlayan bu köle gençler birer köle olarak kalmalarını gerektirecek bir neden göremediklerini düşünmüşler. Zira tıpkı uzaklara giden efendileri gibi doğuyor ve büyüyorlarmış. Geride kalan kadınlar da sürekli bu doğal benzerliği onaylamayı kendilerine bir vazife edinmişçesine sürekli tekrarladıklarından, genç köleler, aksi ispatlanana kadar sefere giden savaşçılarla eşit olduklarına karar vermişler.

Sonuç olarak bulundukları bölgenin etrafını derin bir çukurla çevirmişler ve silahlanmışlar. Böylece fatihler geri döndüğünde topraklarını savunabileceklerini düşünmüşler.

Bir gün gerçekten de İskit savaşçıları mızrakları ve yayları ile geri dönmüşler. Kölelerin yaptığını görünce bu basit inek çobanlarının isyanını kolayca savuşturabileceklerini düşünmüşler ve saldırıya geçmişler. Ama saldırıları başarısız olmuş. Aralarından zekasıyla öne çıkan savaşçılardan birisi durumu ölçmüş tartmış ve silah arkadaşlarına seslenmiş:

“ Benim tavsiyemi dinleyin – mızraklarınızı ve yaylarınız bir kenara bırakın ve gidip atlarınızı sürmekte kullandığınız kamçılarınızı getirin. O kamçılarla cesurca üstlerine gidelim. Zira elimizde silahlarımızla bizleri gördüklerinde, kendilerini doğuştan ve cesaret bakımından bizim eşitimiz olarak görüyorlar. Ama bırakın bizleri sadece kırbaçlarımızla görsünler başkaca hiç bir silah olmadan. İşte o zaman bizim kölelerimiz olduklarını hissedecekler ve önümüzden kaçacaklardır.”

Savaşçının dediği gibi yaparlar ve bu büyük gösteriyi büyük bir başarı ile sergilerler. Gerçekten de köleler hiç bir direnme göstermeden dizlerinin üzerine çöküp teslim olurlar.

Ranciere’e göre bu hikaye bize köle isyanlarının nasıl “fakirle” “zenginin” savaşının bir yansıması olarak ortaya çıktığını gösterir. Köle savaşı  hükmedilen ile hükmeden arasında savaşın nasıl bir eşitlik doğurduğunu anlatır.

İskit köleleri bir zamanlar efendilerine ait olan toprağı işgal etmişler, onu tahkim etmişler ve silahları ile savunmuşlardır. İlk başta bu eşit gibi görünen mücadele, kendilerini kendilerinin doğal efendisi zannedenleri ortaya çıkarmakta gibidir. Ancak bir kez hükmedenler kendi doğal üstünlüklerini ve farklılıklarını göstermeye başladıklarında, isyancıların artık kazanma ihtimali kalmamıştır.

Kim bilir belki de bu yüzden hükmedilmeye alışmış olanlara belki de bu yüzden ayağa kalkıp direnmelerini söylemek faydasızdır. Zira efendinin kırbacını gözler olmuşlardır.